Kitapçıdan mega kentlerin ışıklarından yoksun, bulutsuz ve yıldızlı bir gecesine adım atsaydık, sana o hep eksikliğini hissettiğin romantizmi verirdim. Yıldızlardan başlar, Eşkiya'nın son sahnesine geçerdik, bilmiyorum sever misin o filmi? Başka bir filmde de küçükken yıldızların kayıp diğer yarımküreye yol aldığına inanan aşığı söylerdim, sonra cennetin ruhlarının çöl gecelerinde parlayan yıldızlar olarak yeniden hayat bulduğuna inandığımı (oysa bir şarkıdan alınmış sözlerdir) anlatırdım. Çok bahsi geçerdi o uzaktaki parıltıların ve hâlâ şaşırırım bu kadar mesafedeki "şeylerin" insanları nasıl da bu denli yoğun etkileyebildiğine. Serbest çağrışımlarla laftan lafa konarken, beni yakalayabildiğin her dalda sana muhabbet kuşlarının masum cıvıltılarını sevdiğimi söylerdim. En sevdiğimiz hayvan, renk ve bir adaya düştüğümüzde yanımıza alacağımız üç artı üç şey, acaba insanlar hakkında ipucu verir mi? (Çoktan iki kişi olmuştuk bu arada) Ne kadar hassas olunsa da yüzeysel bir tanışıklıkta boğulma ihtimali, ortak zevk ve renkleri (zevk ve renk hiç ayrılmaz, asla tartışılmazmış) tutturma oranının yanında önemli kalır mıydı? Sahi ağzımıza sakız olan "tüketim çağında" insanlar birbirlerini rahatlıkla tanıyabiliyor muydu?
Sorularıma yanıt verirdin elbette, gülümsemenle ortaya çıkan dişlerinin ayın şavkıyla inci gibi parladığı gecede.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder