Kitapçıdan mega kentlerin ışıklarından yoksun, bulutsuz ve yıldızlı bir gecesine adım atsaydık, sana o hep eksikliğini hissettiğin romantizmi verirdim. Yıldızlardan başlar, Eşkiya'nın son sahnesine geçerdik, bilmiyorum sever misin o filmi? Başka bir filmde de küçükken yıldızların kayıp diğer yarımküreye yol aldığına inanan aşığı söylerdim, sonra cennetin ruhlarının çöl gecelerinde parlayan yıldızlar olarak yeniden hayat bulduğuna inandığımı (oysa bir şarkıdan alınmış sözlerdir) anlatırdım. Çok bahsi geçerdi o uzaktaki parıltıların ve hâlâ şaşırırım bu kadar mesafedeki "şeylerin" insanları nasıl da bu denli yoğun etkileyebildiğine. Serbest çağrışımlarla laftan lafa konarken, beni yakalayabildiğin her dalda sana muhabbet kuşlarının masum cıvıltılarını sevdiğimi söylerdim. En sevdiğimiz hayvan, renk ve bir adaya düştüğümüzde yanımıza alacağımız üç artı üç şey, acaba insanlar hakkında ipucu verir mi? (Çoktan iki kişi olmuştuk bu arada) Ne kadar hassas olunsa da yüzeysel bir tanışıklıkta boğulma ihtimali, ortak zevk ve renkleri (zevk ve renk hiç ayrılmaz, asla tartışılmazmış) tutturma oranının yanında önemli kalır mıydı? Sahi ağzımıza sakız olan "tüketim çağında" insanlar birbirlerini rahatlıkla tanıyabiliyor muydu?
Sorularıma yanıt verirdin elbette, gülümsemenle ortaya çıkan dişlerinin ayın şavkıyla inci gibi parladığı gecede.
3 Eylül 2008 Çarşamba
1 Eylül 2008 Pazartesi
Bir tanışma hikayesi: Gel git (bölüm2)
Bir kitapçıda tanışsaydık ya da sahaflardan birinde (ama eski usul olanlarından birinde, şu cd-film-kırtasiye-oyuncak satan ne idüğü belirsiz tüketim mabetlerinde değil sana ilk İhsan Oktay Anar'ını aldığım yer gibisinden), toz kokuları içerisinde ikram edilen çaylarımızı yudumlarken hummalı bir arayışa başlasaydık en sevdiklerimizi. Piraye'ye mektupların eski basımlarını ararken yüzde yüz muhabbete başlardık. Ya da ben tuttururdum Bir gün tek başına'nın birinci basımını bulacağım diye. Belki de çabucak ayrılırdı o an yollarımız sen " ben hiç sevmemiştim" onu deyince. İçime bir şüphe düşerdi düşmesine ama muhabbeti yine de derinleştirmek isterdim; internette pek bir dolaşımda olan şu kişiliğimin "seviyo-sevmiyo" papatya falı profillerimden olmasa da. Doğrudur arkası yarınlardan pek hazzetmem. Hem günlerin ne getireceği belli mi olur? Henüz iki paragraf önce tanıştık ve daha 3-5 şiir var ayrılmamıza. Neye heves etsem arkası gelmedi, tamam istediğim gibi gelmedi diyelim. Olasılıkla ben de sana "yazmak" ister yazamazdım şu anda da olduğu gibi. Birinci dereceden kültürel cinayetten yargılanma korkusuyla...
Evet evet kesinlikle kitapçı da olabilirdi tanışıklığımızın ilk mekânı ama bana kalırsa olabilecek en doğru yerde karşıma çıktın. Ben de Nazım gibi şaşıp kaldım... Medeniyetten yarım saat yükseklikte, gökyüzüne dünden daha yakın, karlar altındayken ayaklarımız.
Bütün bunlar en yanlış yerde ve zamanda çekip gitmeni bağışlamıyor tabii. Olsun. Haziran'da ölmek zor imiş...Olsun. Doğum günün kutlu olsun Sevgili.
Ama burada yeni bir öykü başlıyor: Bir insanın yenilenmesinin, yeni bir hayat bulmasının, bir dünyadan başka bir dünyaya geçmesinin, hiç bilmediği yepyeni bir gerçekle tanışmasının öyküsü.
Suç ve Ceza
29 Ağustos 2008 Cuma
Bir Tanışma Hikayesi (bölüm 1)
Seninle bir kitapçıda tanışsaydık, ya aynı kitaba uzanırken ya da dalgın dalgın bakınırken birbirimize çarparak rastlasaydık, nasıl olurdu acaba? Aynı kitabı almaya çalışsak kesinlikle sana öncelik verirdim, kibar biriyim bilirsin, ama sen de utangaç olduğundan belki aynı şekilde davranabilirdin. Çekingenliğin hoşuma gider, bütün medeni cesaretimi toplar "Buyrun, önden bayanlar" diyebilirdim, tabii ki bilmezdim "bayan" kelimesinin sende eğreti hisleri uyaracağını. Acaba soğur muydun bir anda? Şiirlerden yola çıkabilirdim sana "yazmak" için, bilmiyorum belki de kitapçıda karşılaşılmış bir kadına sökmeyecek bir numaradır, ama yine "En sevdiğin Nazım şiiri nedir?" diye sormaktan alamazdım kendimi. Tabii ki biliyordum Nazım'ı sevdiğini, elimi uzattığım kitabı okuyacak insan aşkı, özlemi, gurbeti, yaşamayı, ateşler içinde uyanıp su içmeyi yaşamıştır çoktan içinde, ve belki de ilk aşkında.
Ayaküstü konuşmaktan yorulup hemen şuracıklarda olmasa da, öyle diyeceğim bir yere oturur muhabbeti derinleştirmek ister miydik? Şiirlerden romanlara geçer; en sevdiğimiz yazarlar, kitaplar, filmler ve müziklerden... kısacası internetteki profillerimizden bahsedince ortak noktaları bulup, uzay kavramının sonsuz noktalardan oluşmasına dem vurarak aşkın sonsuzluk olduğunu söyler miydik?
- Çok mu ileri gittim? Daha tanışalı iki paragraf oldu.
- Hayır, hiç durma.
- Korkuyorum yine de, arkası yarına kalsın.
- Pembe dizilerden hiç hazzetmem, sen kaybedersin.
- Bu riski göze alıyorum.
- Göze gelmeyelim sonra?
- Elemtere fiş, kem gözlere şiş.
Ayaküstü konuşmaktan yorulup hemen şuracıklarda olmasa da, öyle diyeceğim bir yere oturur muhabbeti derinleştirmek ister miydik? Şiirlerden romanlara geçer; en sevdiğimiz yazarlar, kitaplar, filmler ve müziklerden... kısacası internetteki profillerimizden bahsedince ortak noktaları bulup, uzay kavramının sonsuz noktalardan oluşmasına dem vurarak aşkın sonsuzluk olduğunu söyler miydik?
- Çok mu ileri gittim? Daha tanışalı iki paragraf oldu.
- Hayır, hiç durma.
- Korkuyorum yine de, arkası yarına kalsın.
- Pembe dizilerden hiç hazzetmem, sen kaybedersin.
- Bu riski göze alıyorum.
- Göze gelmeyelim sonra?
- Elemtere fiş, kem gözlere şiş.
23 Ağustos 2008 Cumartesi
şiirsel soru
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
